CÜBBESİZ MAHMUT
Selamünaleyküm dostlar, ben Cübbesiz Mahmut lakabıyla tanınan Mahmut Elgörmüş.
Sizlerle yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. İyisiyle, kötüsüyle, ağlatanıyla, güldüreniyle ilginç bir hayat yaşamak nasip oldu. Bu hayatım boyunca; beni ben yapan, ne olduğumun farkına varmamı sağlayan, ne yapmam gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini yaşadıklarımdan anladım. Her yaşadığım olay, bir sonraki olaylar için bana kılavuz oldu.
Ayetlerle tanıştıktan sonra daha fazla infak etmeye, yardım etmeye, ihtiyacı olan insanlara el uzatmaya kendimi mecbur hissettim. Çünkü Bakara Suresi’nin ikinci ayeti, erdemliler için yol göstericidir, der. Bu ayette “muttaki” kelimesi geçer, bu kelime de erdem ve ahlak demektir. Eğer siz iyi ve güzel şeyler yaparsanız o zaman yolunuzu görürsünüz. Fatiha’dan sonra, “Bakara elif lam mim” dedikten sonra bunu söyler. Kur’an muttakiler için yol göstericidir. Ben de Kur’an’ı anlayabilmek için yaptığım bu iyiliklerin, bu sosyal faaliyetlerin daha da artması gerektiğine karar verdim.
Zaten yaratılış olarak böyle bir insandım. Çocukluğumdan beri böyle bir özelliğim vardı. İlkokul ve ortaokul yıllarında eşyalarımı arkadaşlarıma verdiğim için rahmetli annem ve rahmetli babamdan sürekli ikaz alırdım. Bana bir şey alırken, “Nasıl olsa başkasına verecek, daha pahalısını almaya gerek yok.” ya da “Bundan iki tane alalım, zaten birisini mutlaka birine verir.” gibi ifadelerle alışmışlardı benim bu davranışlarıma. Tabi bunun da ismim ile ilgili ayrı bir bilgi var. Sülalemizdeki tek Mahmut benim; Mehmetler var, Mustafalar var, Ahmetler var ama Mahmut bir tane. Bunun da sebebi ise soyadı kanununda Elgörmüş soyadını alan dedemizin adı Mahmut’muş ve bu Mahmut dedemiz çocukları tarafından sevilmeyen, mezarı ziyaret edilmeyen birisiymiş. Ben köyümüze oyuncak götürüp dağıttığım yıllarda bundan birkaç örneği ayrıca anlatacağım.
Sivas’ın Gürün ilçesinin köylerine veya Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin köylerine oyuncak dağıtıyordum. Buralar bizim köylerimiz yani rahmetli babamın köyleri. Bir gün oyuncak dağıttım. Bir günün neticesinde, namaz çıkışında bir amca sohbet esnasında dedi ki, “Dağıtacaksın tabi, senin adın da Mahmut.” Ben bu cümleyi anlayamadım. “Anlamadım amca, yani adım Mahmut ise bunun oyuncak dağıtmamla alakası ne?” dedim. Bunu anlatan amca da yetmişli seksenli yaşlarda piri fani bir adamdı. “Oğlum, senin ismin olan Mahmut, dedenin babasının da adıydı. Aç olan herkesin elini görürdü. Biz derdik ki, bir şey lazımsa git Mahmut’a, o açılan eli görür.” Ben de şaşırdım. Böyle bir manasının olabileceğini o zaman anladım. Açılan her eli görürmüş. Bunun neticesinde kıtlık yıllarında bütün variyetini ihtiyaç sahiplerine dağıtmış, ve birkaç yıl içinde hiçbir şeyi kalmamış. Çocuklarına da hiçbir şey bırakamamış. Hiçbir şey bırakmadığı için çocukları maalesef dünyevi duygularla sitem etmişler, ve kin beslemişler. “Bize hiçbir şey bırakmadı!” diye kimse çocuğuna Mahmut ismini koymamış.
Yıllar sonra babam gurbetteyken Çerkez bir köyde, Kürt olan annem -Elazığ Karakoçanlı Zeynep Ateş- doğum yapıyor. Bu doğumun neticesinde amcalarım anneme sahip çıkmıyor çünkü annem Türkçe bilmiyor. Dışlıyorlar annemi ve benim ismimi koymuyorlar. Daha sonradan köyün ileri gelenleri aralarında diyorlar ki, “Bu sülale bu çocuğu istemiyor. Bunların istemediği birisi daha vardı, Mahmut. O zaman biz bu çocuğa Mahmut ismini koyalım, onu da sevmediler, bunu da sevmiyorlar.” diyerek ismime karar veriyorlar. Gerçekten halalarım ve amcalarım ismimle ilgili hep olumsuz konuştular, hep hakaretvari eleştirilerde bulundular. Ama benim kardeşim Yusuf ’tu, çünkü Yusuf kendi babalarının ismiydi. Ona oyuncaklar alırlar, ilgilenirler, sempati duyarlardı. Sülalemden ismimin dezavantajını çok sefer gördüm. Ama yıllar sonra manasını öğrendikten sonra da mutlu oldum, gurur duydum. Böyle bir çocukluk ve gençlikle internetin, YouTube’un, Facebook’un, Instagram’ın olmadığı yıllarda ben bakkalı olmayan köylerde oyuncak dağıtan birisiydim. 1997 ve devam eden yıllarda her sene o köylere gider, çocuklara İstanbul’dan getirdiğim oyuncakları dağıtırdım. Örnek olarak, 100 tane kız oyuncağı, 100 tane erkek oyuncağı ve 100 tane de hem kız hem erkek çocuklarının oynayabileceği oyuncaklar götürürdüm. Satranç, lego, yapboz gibi. Kimseyi ayağıma çağırmazdım, kapılarına giderdim, kapılarını çalardım, evde kaç çocuk var diye sorardım ve hediye getirdiğimi söylerdim. İstanbul, Bağcılar İstoç’ta iş yerindeyken bir telefon geldi. Genç bir askerimiz beni arıyordu. “Mahmut Abi mi desem, Mahmut Amca mı desem bilemiyorum.” dedi. “Müsait misiniz?” dedi. “Müsaitim, buyur kardeşim.” dedim. “Amca, ben küçük bir çocuktum. 7 yaşında babamın başının etini yemişim oyuncak diye. Babamı çok üzmüşüm. Babam da çoban, öyle her zaman ilçeye gitmeye müsait değil çünkü çobanlık yapmak zorunda ve fakiriz. Sonra bir gün babam cuma günü Pınarbaşı’ya pazara gitmeye karar veriyor ve bana, ‘Tamam, yarın oyuncağını alacağım,’ diye söz veriyor. Sabah babam oyuncak almaya gidecek. Gece sen geldin, kapıyı açtın ve hem bana hem kardeşlerime oyuncak verdin. O gün o kadar mutlu olmuştum ki, bu benim için bir hatıra olarak kaldı. Ondan sonraki senelerde de oyuncağın bana nasip oldu ama bunu çocukluğumda unutamadım. Şimdi askerim ve seni internette görünce tanıdım. Sana sesimi duyurarak teşekkür etmek istiyorum.” dedi. Tabii ikimiz de duygulandık. O yokluk içinde, onun o oyuncağa kavuşması ve kendisi yemin ederek söyledi ki o oyuncağı biraz parçaları kırılmış olsa da bir parçasını hep sakladığını, o oyuncağın onun için çok özel olduğunu ve askerdeyken bile hâlen sayısız çocuğa oyuncak aldığını ve her oyuncağı aldığında beni hatırladığını söyledi. Bu benim için çok güzel bir hatıraydı. Yani bu bir anekdot olarak kalmasını istiyorum.
Yardım konusunda sadece bir yardım kuruluşuna para vermekten bahsetmiyoruz. Örneğin, İHA’ya verilen her para yardıma dönüşmüyor; çünkü kurumsal giderler, maaşlar, vergiler var. Yardım etmek isteyen insanlara teşvik edici şeyler söylemek gerekiyor. Bu yardımlar, insanlarda bir iyilik birliği oluşturmalı. İyilik; dini, ideolojik ya da milli bir birliktelik değil, insani bir birliktelik olmalı. Yardım ettiğimiz insanlarda ideolojiye bakmıyorsak, yardım edenlerde de bakmamamız lazım. Aç bir çocuğa yardım ederken inancını soramayız, yardım etmek zorundayız. İnsan önce karnını doyurur, sonra diğer ihtiyaçlarına bakar.
Kur’an İle Tanışmam
Kur’an’la tanışmam 1999’da başladı. O zamanlar uzman çavuştum ve uzman çavuşluktan 1998 yılında ayrıldım. İstanbul’a geldim. Eski bir ordu mensubuydum. Askeriyeden önce halı ve kilim pazarlaması yaptım. Sokak sokak halı ve kilim sattım. Meslek lisesi torna tesviye bölümü mezunu olduğum için kaynakçılık yaptım; soğuk demir, gazaltı argon, elektrik kaynakçılığı yaptım. Fırıncılık, pidecilik en son da dönercilik yaptım. Bu mesleklerin esnaflığını da yaptım. Ondan sonra tezgahtarlık yaptım. Ambalaj kağıdı imalatında da bir süre geçirdim. Kaşık ve çatal imalatında çalıştım. Kaşık ve çatal pazarlaması yaparken pazarlamasını yaptığım firmaya Anadolu’dan 168 tane esnafı sürekli mal alacak şekilde abone yaptıktan sonra şirket, “Bizim pazarlamaya ihtiyacımız yok, bir süreliğine ayrılalım.” dedi ve yolları ayırdık. Sofra sinisi imalatında çalıştım. Bu tür imalatlarda çalıştım. Yağlı boya, kara kalem resim çalışmalarım var. Resimden para kazandım. Vesikalık fotoğrafları büyüterek para kazanıyordum. İllüzyon gösterileri yapıyordum, ilkokullara gidip çocukları eğlendirmeye çalışıyordum. Eğitim hayatım oldukça çeşitliydi. Sonra Karaköy’de uydu anten, çanak anten montajı üzerine bir dükkan açtım. Uydu anten, çanak anten montajı yaptım. Ancak malzemeleri aldığımız yerlerle komisyon meselesinden anlaşamayınca dükkanı kapatmak zorunda kaldım. Benzin istasyonunda pompacılık yaptım. Hissedarlardan birisi bahşişlerimizi çalıyordu. Matematiksel hesap hileleriyle bu durumu ifşa ettim. Belgelerimi masanın üstüne koyup şirket sahibine durumu anlattım. Bir maaş fazla verip beni işten çıkardılar. Sonra Aksaray’da su sayacı takan ve değiştiren bir firmada çalıştım. Sistem A.Ş ’de su sayaçlarını takıyorduk. Orada da kimilerine kolay adresler verilirken, kimilerine zor adresler verilirdi. Her şeye rağmen çalıştım, fakat bir dilekçe yazıp gerekçesini sorduğum zaman küçülmeye gidiyoruz diyerek işten çıkardılar. Şu an ise antikacı dükkanımda antikacılık yapıyorum lakin bu zamana kadar sayısız işte çalıştım. Bu işlerden çıkardığım tecrübe, doğruyu savunduğum sürece sürekli iş değiştirmek zorunda kalmamdı. Ama hiçbir işe yapamam, beceremem demedim; bana gösterin, yapayım dedim. Beşiktaş Futbol Kulübü’nün güvenlik amirliğini yaptım. Süleyman Seba gitti, Serdar Bilgili geldi ve Serdar Bilgili’nin tekstil fabrikalarını koruyan güvenlik şirketi Beşiktaş Kulübü’ne tepeden geldi. Güvenliği ele aldı. Bizim şirketimizin de tazminatı verilip çıkışı yapıldı. Yeni firmanın sahibi gelip bana teklifte bulundu. “Maaşınızda iyileştirme yapalım. Bizimle çalışmaya devam edin.” dediler. Ben de, “Sisteme böyle tepeden torpille inen bir mekanizmayla çalışamam.” dedim. Kabul etmedim. Bunun neticesinde esnaflık yaptım, dükkan açtım, onlarla uğraştım. Müşteriyi memnun etmen gerekiyordu fakat imalatçıyı iflas ettirmek fazla uzun sürmedi. Güvenip imzalı boş çeklerimi verdiğim birisi dolandırıcıymış. Saflık, cahillik, amatörlük diyelim ki güvendim. Evimde yatırdığım, misafir ettiğim insandı. Evimde misafir ettiğim insana verdiğim çeklerle dolandırıldım ve iflas ettim.
Bir zamanlar hayatımda bir arayış içerisindeyken Mustafa İslamoğlu’nun bir talebesi ile tanıştım. Bu karşılaşma çok ilginç bir tevafuk oldu. Vatan Caddesi’ndeki benzin istasyonunda pompacılık yaptığım günlerde Risale-i Nur okuyordum. Elimdeki gençlik risalesini bitirdiğimi söylediğimde, kitabı veren kişi, “Bir kere olmaz, bir kere daha okuman lazım. En az iki, üç kere okuman lazım.” dedi. Risale’nin böyle bir kitap olduğunu söyledi. İkinci kez okurken, Tahtakale’de esnaf olan bir dostum, Poyraz Şahin, benzin istasyonuna geldi. Oradan yakıt alırken bana, “Ne yapıyorsun Mahmut?” dedi. “Gece nöbetindeyim. Kitap okuyordum. Sabaha kadar vakit geçmez.” dedim. O da, “Bunları okuyacağına, Akgün Otel’in arkasında Mustafa Hoca var, git onu dinle. Zaten bir sürü kitabı var, şahsen dinlersen daha faydalı olur.” dedi. 2000 yılında böylece Akabe Vakfı’na pazar sabahı gittim ve Mustafa Hoca’yı dinledim. İlk başta kafam karıştı ve “Bu yanlış, yalan söylüyor.” dedim. Eve gidip anlattıklarına baktım, doğru söylüyordu. Kur’an’dan konuşuyordu. Bir sonraki hafta yanıma bir ajanda ve Kur’an aldım, okurken dinledim, ajandaya not aldım. Adam doğru söylüyordu. “Doğru söylüyorsa, ben bu yaşıma kadar ne öğrendim?” dedim. Bunun hangi kaynakla test ettiğini sordum. Mustafa İslamoğlu, Bakara Suresi’nin 284. ayetinde “Kalplerden geçenlerden dolayı hesaba çekileceksiniz.” dedi. Ben de “Fiiliyata geçmeden Allah hesap sormaz. Biz kalbimizden geçenlere engel olamayız.” diye öğrendim. Ancak Kuran’a baktığımda Bakara 284, “Kalbinizdekileri ister açıklayın ister açıklamayın, Allah onlardan dolayı sizi hesaba çekecektir.” diyordu. Şaşırdım. Bir diğer kırılma noktam ise 16. surenin 58. ayeti oldu. Askerdeyken Kur’an’ı rastgele açıp okurdum. Bir gün yine açtım, 16:58. Ayet diyordu ki, “Onlara bir kız çocuğu müjdelendiğinde yüzleri mosmor kesilir.” Kızım doğduğunda ben de öyle olmuştum. Ayeti görünce demek ki ben o zaman müşrikmişim diye düşündüm. Utandım. Allah müthiş bir tespitte bulunuyor, ve ben bu tespiti yaşayan kişiyim. Zamanında oğlum olsun isterken kızım olmuştu ve yüzüm mosmor kesilmişti. Kızımdan özür diledim, kavuşunca sarıldım, öptüm. Ne kadar büyük bir hata yaptığımı anladım. Kur’an’a güvenmem gerektiğini o zaman anladım, ama Kur’an’ın ayetlerinin benim öğrendiğim dinle alakası olmadığını fark etmeye başladım. 2000 yılında Mustafa İslamoğlu sayesinde bu farkındalığa ulaştım. Ayetlere geçmişin masalı gibi değil, şu anda bana ne söylüyor diye bakmaya başladım.
Çok ilginç şeylerle karşılaştım. Mesela Nuh’un karada gemi yapması benim için bir kırılma noktasıydı. Karada gemi yapılır mı? Dere yok, deniz yok, ırmak yok, göl yok. Eğer Allah sana emrediyorsa, Allah’ın emrini anladıysan onu sorgulayamazsın. Bazı emirler karada gemi yapmak gibiydi. Mesela faize bulaşmamak. Faize bulaşmadan, krediye bulaşmadan ticaret yapmak. “Sen manyak mısın?” dediklerinde, “Ben karada gemi yapıyorum.” dedim. Çünkü topluma göre krediye, faize bulaşmadan ticaret yapmak, karada gemi yapmaktır. Ayetin devamında da olduğu gibi; eğer siz karada gemi yaparsanız, deniz ayağınıza gelir. Eğer siz Allah’ın emirlerine uyarsanız, imkansız diyeceğiniz şeyler imkan haline gelir. Bunu yaşayarak gördüğüm için Kur’an’a güvenim arttı ve Kur’an’a artan güvenim beni Kur’an’ın talebesi haline getirdi. Allah’ın Türkçe bildiğini bilmek, Arapça’ya mahkum ya da muhtaç olmamak, Arapların farklı anladığını görünce beni uyandırdı. Arapçayı şart görenler, “Arapça olmazsa olmaz.” diyenler, tabii ki olsa iyi olur ama şunu da unutmamalılar ki Suudi Arabistanlı ile Cezayirli Kur’an’ı neden aynı anlamıyor? Bir Faslı, bir Tunuslu, bir Yemenli, bir Suriyeli neden Kur’an’ı farklı anlıyor? Hepsi Arap, Kur’an Arapça. Türkiye’deki topluma Arapçayı şart koşanların cevap veremediği yerdir. Kur’an’ın farklı anlaşılmasının sebebinin fıtratların farklı olduğunu birkaç yıl sonra anlayabildim. Fıtratı farklı olan mecburen Kur’an’ı farklı anlıyor. Çünkü mizaç ve zeka seviyesi farklı. Neticede okuduğunu farklı anlaman sünnetullahtır, yasadır.
Mesela Kur’an’dan bir örnek vereyim: Musa ve Harun meselesi var. Musa, Harun’un boğazını sıkınca, Harun diyor ki, “Ey annemin oğlu! Çekme sakalımı ve sıkma boğazımı!”. İkisi de elçi, ikisi de aktif ve yaşıyor ama biri ötekinin boğazını sıkıyor. Hangisi haklı? Bu soruyu düşünürsek, problemin yarısını halletmiş oluruz. İkisi de yaşıyor ama biri ötekinin boğazını sıkıyor. Doğru cevap, ikisi de haklı çünkü fıtratları farklı. Musa mizacında olanlar, Musa’yı haklı görebilirler. Samiriye’ye neden müsaade etti? Harun’u bilenler, Harun mizacında olanlar, sakin ve durağan olanlar, kavgadan uzak duranlar, hep güler yüzlü olmaya çalışanlar toplumda daima nazik insanlardır. Onlar da Harun pozisyonunda olanlardır. Harun diyor ki, “Dağılmasınlar diye endişe ettim. Eğer Samiriye’ye müdahale etseydim, millet dağılır diye endişelendim.” Müdahale etmedim diyor. Hakikati kendileri kavrasın istedim. Buradan anlıyoruz ki herkesin Kur’an’ı anlaması gayet normaldir. Ki herkes anladığının hesabını verecek. Ben de Kur’an’dan şunu anladım: İyi bir insan olmamız lazım. Erdemli, ahlaklı, çevresine faydalı bir insan olmamız lazım ki Kur’an’ı anlayabilelim. Kur’an’ı anlamanın yolu ahlaktan geçiyor. Eğer ahlak olmadan bir kişiye İslam’ı verirseniz, İnek Şaban filmlerindeki hoca gibi olur. Ama insanı önce ahlaklı yaparsanız, ahlaklı bir insan zaten Kur’an’a ulaşır. Kur’an’ı okumadan Kur’an’ı yaşayan insanlar tanıdım ben. Adam ayetleri yaşıyor, ayetten haberi yok. Neden? Çünkü erdemli ve ahlaklı zaten.
Kur’an, Allah’ın Bakara Suresi 2. ayetinde belirttiği gibi, muttakiler (takva sahibi olanlar) için bir hidayet rehberidir. Bu çok önemli bir ayet, ancak bazen insanlar, “Eğer müşrikler Kur’an’ı okursa, hiçbir şey anlamazlarsa, biz nasıl Kur’an’a yöneleceğiz veya Kur’an’ın ilkelerini hayatımıza nasıl yerleştirip Müslüman olacağız?” diye sorular sorabiliyor. Bu soruların cevabını Maide Suresi 6. ayetine dayandırmak hatalı olur. Maide Suresi 6. ayeti, abdest ve temizlenmeyi tarif eden bir ayettir; oysa Kur’an’ı “temiz olanlar kavrayabilir” ifadesi, Vâkıa Suresi 79. ayetinde geçer. Maalesef bu ayet toplumda sıkça “abdestsiz Kur’an’a dokunma” anlamında çevriliyor. Oysa “temiz olanlar kavrar” ifadesi, aslında içsel ve ahlaki temizliği, dürüstlüğü ifade eder. Temizlik, sadece fiziksel temizlik değil, ahlaken doğru olmak, dürüst olmak anlamına gelir. Buradaki kavramak da, bir eşyayı tutmak değil, bir konuyu anlamaktır. Allah, dürüst ve temiz kalpli insanların Kur’an’ı anlayabileceğini vurgular. Ne var ki toplumumuzda bu ayet genellikle yanlış yorumlanarak “abdestsiz Kur’an’a dokunma” şeklinde çevrilmekte. Müşriklerin Kur’an’ı okuması ve ahlaklı olmamaları durumunda sapmalarının artabileceğini, Allah’ın, dileyeni dilediği yolda destekleyeceğini belirtiyor. Bu nedenle, Kur’an’ı doğru anlayabilmek için temiz ve akıl sahibi olmak gereklidir. İşte bir solukta geçen yıllarımdan beni ben yapan bir kaç dönüm noktası. Düşünmeniz ve akletmeniz ümidiyle.